Toplumlar Sessizlikten Çöker, Gürültüden Değil
Neme lazım…
Bu iki kelimeyi ilk kez ne zaman duyduğumu hatırlamıyorum ama her seferinde içimde derinlerde bir yerlerin acıdığını hissederim.
Rivayet olur ki Kanuni Sultan Süleyman’ın zihnini kemiren bir soru varmış: “Bir gün Osmanoğulları da çöker mi?”
Bunu düşündü çünkü gücün zirvesindeyken bile insanın içini kemiren o tanıdık korku vardır ya – hani her şeyin bir gün elden gideceğini fısıldayan o iç ses.
Belki de Kanuni’nin kulağına fısıldayan da o iç ses idi: “Osmanoğulları da bir gün çöker mi?”
Çöküş dediğin öyle davulla zurnayla gelmez ki zaten; önce insanlar susar,sonra taşlar konuşur…
Ve sonra biri çıkar, “benim neyime lazım” der.
İşte o an başlar son…
Osmanlı’nın çöküşü mü dediniz?
Bazı çöküşler, çöktüğünü kimse fark etmeden başlar zaten.
O halde Sultan Süleyman’ın bu sorusunun cevabını kim verebilirdi? Hazine mi? Ordu mu? Saraydaki dalkavuklar mı?
Hayır.
Cevap, suskun bir bilgedeydi: Yahya Efendi.
Kanuni derhal sadrazamını dönemin ünlü alimi Yahya Efendi’ye yollar. Koca Osmanlı‘nın koca padişahı beynini kemiren bu soruya acil bir cevap ister…
Sadrazam ivedilikle Yahya Efendi’ye gider, sorar ve hiç oyalanmadan geri döner.
Kanuni “Müderris efendi ne dedi?” diye sorunca sadrazamın verdiği cevap “Neme lazım dendiği zaman”
cümlesinden ibarettir.
” Başka bir şey söylemedi mi?”
“Hayır efendim. Bir tek cümle söyledi.”
Ve cevap tek bir cümleydi: “Neme lazım dendiği zaman…”
Sessizlikle Başlayan Yıkım
Hiç düşündünüz mü? Bir toplum ne zaman çökmeye başlar?
Yahya Efendi’nin cevabı aslında bir anahtardı. Herkesin kulaklarına fısıldayan, ama kimsenin duymak istemediği bir hakikat: Toplumlar, “bana dokunmayan yılanlarla“ zehirlenir.
Bugün etrafınıza bakın.
Komşunun çığlığına kulak tıkayanlar, sokakta düşeni görmezden gelenler, adaletsizlik karşısında susanlar…
Sanki hep birlikte aynı şarkıyı söylüyoruz: “Neme lazım…”
Yahya Efendi “Neme Lazım” ile Ne Demek İstedi?
Bir padişaha “neme lazım” diyebilen bir bilge düşünün…
Düşündünüz mü?
Ben düşündüm.
Çünkü ben o cümlenin içinde yıllardır yaşıyorum.
Çünkü, ben “benim neyime lazım” diyen bir toplumun içinden yazıyorum bu satırları…
Ve inanır mısınız, çok yalnız hissediyorum kendimi burada…
Bir Mektubun Ardından
Yahya Efendi’nin verdiği tek cümlelik cevabı bir türlü anlamadı Koca Cihan Padişahı…
Hani herkes önünde eğilirdi ya? Eğilen çoktu da, düşünen azdı.
O yüzden mektup yazar tekrar Yahya Efendi’ye; cevabını açıklasın diye…
Kanuni mektubunda “Çeşitli yorumlar yapıyorum, ama en doğrusu nedir bulamıyorum”
Bir padişahın en büyük yalnızlığı buydu belki: Herkes eğilir ama kimse düşündürmez…
Ve ünlü alim Yahya Efendi de bir mektup yazıp, Kanuni’ye gönderir…
Günümüzde Topkapı Sarayı’nda sergilenmekte olan bu mektup aslında ders kitaplarına girmeli; hatta eğitim müfredatının olmazsa olmazı haline gelmeli…
Ama Topkapı Sarayı’nın mütevazı bir köşesindeki cam bir vitrinin arkasında duruyor şimdi.
Sessizce…
Oradan geçerken kimse dönüp bakmıyor ona…
Çünkü herkes aceleyle yaşıyor; kimse mektuplara bakmaya zaman ayıracak kadar yavaş değil artık…
Ve aldığı ikinci cevap, yürek dağlar:
Bir devlette zulüm yayılırsa,
Haksızlık, hukuksuzluk ve yolsuzluk sıradan bir hale gelirse,
İşitenler de “neme lazım” deyip uzaklaşırsa,
Sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yerse…
Bilenler bunu söylemeyip susarsa ve gizlerse…
Fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin feryadı göklere çıkar, bunu da taşlardan başkası işitmezse…
Halkın güven ve itimadı sarsılır.
Asayişe itaat hissi kaybolur.
Halkın umutları yok olur, böylece devletin yıkılması mukadder ve kaçınılmaz hale gelir…
Ya Biz?
Şimdi durup kendimize sorma zamanı değil mi?
📌 Çocuğun okulda haksızlığa uğradığında “aman boşver” mi diyorsun?
📌 Hastane kuyruğunda yaşlı birine kötü davranıldığında “ben karışmam” mı diyorsun?
Unutma. Yıkım bazen sessiz gelir. Bir çığlık gibi değil, bir iç çekiş gibi…
Ve o iç çekişin adı “neme lazım”dır.
Yahya Efendi’ye göre susanlar çoğaldığı, taşlar bile bağırıp insanların sessiz kaldığı zaman yıkım gelirmiş.
Devletler öyle düşmanla savaşta değil; sessizlikte yıkılırmış.
Neme lazım denilen yerde…
Ben bunu biliyordum aslında; esasen sen de biliyorsun…
Ama nedense hep unutur gibi oluyoruz.
Her gün yeni bir gündem çıkınca, hafıza da çöp kutusu gibi doluyor.
Çok geç oluyor bazen anlamak için.
Ve ben şimdi bu yazıyı yazarken bile düşünüyorum: Bir gün biri gelir ve “neme lazım” derse…
Ne yapacağız?
Ya da doğru soruyu sorayım: Zaten hepimiz çoktan “neme lazım” demedik mi ?
Aşağıdaki paylaşımlar da ilginizi çekebilir:
Aşık Veysel Gözlerini Nasıl Kaybetti?
Aşık Veysel’in gözlerini kaybetmesi sadece bireysel bir trajedi değil, aynı zamanda bir toplumun ihmal ettiği sağlık politikasının aynasıydı.
Çiçek hastalığına karşı aşı zorunluluğu Osmanlı’da yasa haline gelmişti, ama Veysel’in yolu başka bir kadere yazılmıştı. Peki, gerçekten yazılmış mıydı? Bu yazıda sadece bir aşıyla engellenebilecek bir körlüğün arkasındaki hikâyeye ışık tutuyoruz…
Yolculuğumda benimle yarenlik etmek ve yeni paylaşımlarımdan haberdar olmak isterseniz yandaki kutucuğa e-posta adresinizi yazmanız yeterli…